1574 yılında III. Murat padişah olduğu zaman 36.153 “ulufeli kul” taifesi vardı. Bunlardan 13.599’u yeniçeri, sekban ve piyade idi. 26 kişi ise saray tabipleri ve Yahudi cerrahlar idi (Koçi Bey Risalesi, Akçağ, Ankara 2011, s.52).

1827 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye açıldığı zaman amacı Asakir-i Mansûre-i Muhammediye’nin doktor ve cerrah ihtiyacını karşılamaktı. Henüz Tanzimat uygulamaları hayata geçirilmemişti. Buna rağmen bu askeri okula gayrımüslim öğrencilerin yoğun ilgi göstermesi devlet yetkililerini rahatsız etmişti. Gayrımüslim tabibler, her ne kadar tabip iseler de aynı zamanda askerî kimlikleri vardı. Ordunun içerisinde gizli kalması gereken birçok sırra ister istemez bunlar da vakıf oluyorlardı. İşte devleti rahatsız eden buydu.

1839 yılında açılan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’ye öğrenci alırken Müslim- Gayrımüslim ayırımı yapılmadı. Ancak gayrımüslim öğrencilerin sayısı Müslüman öğrencilerden çok olunca askeri tıbbiye öğrencilerine Fıkıh, İslam İlmihali gibi zorunlu dersler konuldu. Bu tedbir fayda verdi ve Rum ve Ermeni gençler askeri tıbbiyeyi tercih etmemeye başladılar. Yine de 1899 yılında tıp eğitimi alan 142 öğrenciden 62’si Müslim, 62’si Hristiyan ve 18’i Yahudi idi (Türk Farmakoloji Tarihi, s. 25).
1856 Islahat Fermanı, Avrupa devletleri için yeni bir müdahale kapısı olmuştu. Fransız dostlarımızı memnun edebilmek için 1868 yılında modern anlamda ders verecek olan Galatasaray Mekteb-i Sultanîsi açıldı. 172 Müslüman; 237 gayrımüslim öğrencisi bulunmaktaydı. Çocuklarını yurt dışına eğitime göndermeyen Osmanlı bürokratları ve elitleri çocuklarını buraya göndermeyi tercih ediyorlardı. Bu pratik fayda veya özenti Robert Kolej, Tarsus Amerikan Koleji gibi yabancı okullarla yakın zamana kadar devam etti.
1877 yılına gelindiğinde Ali Suavi, Darü’l-fünûn-ı Sultânî müdürü olduğu dönemde bu sayı Müslümanlar aleyhine olarak gerilemişti. Artık 524 öğrencinin sadece 162’si Müslümandı. İstenilen iyileştirmeler yapılamıyordu. “93 Harbi” denilen 1876- 1877 Osmanlı-Rus Savaşı ülkenin üzerine bir kâbus gibi çökmüştü.
1861 yılında İstanbul’da yeni eczane açmak için gereken “gedik usûlü” kaldırılınca, İstanbul’da eczane sayısı arttı. Tatlı paralar kazanan İstanbul eczacıları bundan çok rahatsız oldular. 1868 yılında İstanbul’da faaliyet gösteren 45 eczanenin tamamı gayrımüslimlere aitti. Bu yüzden askeri tıp fakültesinde olduğu gibi eczacılık fakültesinde de İslam Hukuku ve İslam İlmihali gibi dersler konuldu. 1899 yılına gelindiğinde 206 eczacılık öğrencisinden 52’si Müslüman, 124’ü Hrıstiyan ve 30’u da Yahudi idi. Osmanlı toplumu içerisinde Yahudilerin nüfusa oranını düşündüğümüzde 30 Yahudi eczacı sayı olarak düşük olsa da oran olarak belki Hrıstiyanlardan bile daha yüksektir.

1876 yılından sonra Osmanlı ülkesinde modern okulların açılmasına büyük önem verildi. Medreseler eski klasik eğitimlerine devam etmekteydiler. Ama artık devletin gözdesi yeni açılan eğitim kurumları idi. Padişahlar konuya verdikleri önemi göstermek üzere askeri tıbbiyenin bitirme sınavlarına bizzat katılıyorlardı. Açılış törenlerine iştirak ediyorlardı.
Ancak ülkede eğitim düzeyi çok düşüktü. Modern anlamda ilk üniversite sayılan İstanbul Darülfünûn’u açıldığı zaman Müslüman çocuklarından burada ders görebilecek öğrenci bulmakta zorluk çekildi. Rüşdiye mezunlarının 5 senede doktor olamayacakları anlaşılınca eğitim süresi 7 yıla çıkarılmıştı. Daha sonra idadilerden öğrenci alınmaya başlanınca eğitim süresi yeniden 6 yıla indirildi. İstanbul Darülfünûn binası inşaatının 20 yıldan fazla sürmüş olması bile başlı başına bir olaydır. Devlet 20 yılda bir binayı yapıp bitirememişti.
Devlet, dışarıdan hoca getirmek yerine yurt dışına öğrenci göndermeye karar verdi. Ancak giden öğrencilerden büyük kısmı oraya niçin gittiklerini unutarak günlük politikanın girdabına düşmekten kurtulamadılar. Rumlarla, Ermenilerle, Bulgarlarla birlikte “Kızıl Sultan”ı yıkmayı kendilerine ana gaye edindiler. Sonuçta İttihat ve Terakki iktidarı ele geçirdi.
Geçirmesine geçirdi ama elinde yetişmiş, kaliteli insanı yoktu. Gayrımüslimlerin esas niyeti ise demokrasi filan değil, açıkça bağımsızlıktı. Ve öyle de oldu.

XIX. yüzyıl boyunca Rusya, İngiltere, Fransa Osmanlı topraklarında yaşayan gayrımüslimlerin hamisi rolünü oynamakta birbirleriyle yarıştılar. Bu yolla Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmak fırsatı buluyorlar, gerektiğinde kimin sadrazam olacağına, kimin dışişleri bakanı olacağına kendileri karar vermek istiyorlardı.
Ancak yukarıda verdiğimiz rakamlar bile Osmanlı topraklarında yaşayan gayrımüslimlerin hiç de acınacak bir durumda olmadıklarını açıkça göstermektedir. Müslüman halk cepheden cepheye koşarken gayrımüslimler ticaretlerine ve sanatlarına devam ettiler. Milyonlarına milyon kattılar. Müslümanlar canlarını, kanlarını verirken gayrımüslimler çoğu zaman sadece cizye vermekle yetindiler.