Osmanlı Devleti 1683 İkinci Viyana Bozgunu’ndan sonra bir daha belini doğrultamadı. “Kutsal İttifak”ın imzalattığı 1699 Karlofça Anlaşması tarihimizin en ağır anlaşmasıdır.

Osmanlı artık Avrupa’da toprak kazanmak peşinde değildi. Sadece topraklarını korumak için savunma savaşları yapıyordu. Avusturya ve Rusya karşısında aldığı yenilgiler bu işin artık timarlı sipahi ile olmayacağını çok açık şekilde göstermişti.
1776 yılında Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyûn açıldı. 1795 yılında Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn açıldı. Amaç denizci ve karacı subay yetiştirmekti. 1827’de Tıphane-i Amire ve Cerrâhhâne-i Ma’mûre açıldı. Amaç orduya doktor ve cerrah yetiştirmekti. 1834 yılında Mekteb-i Fünûn-ı Harbiye açıldı. Amaç orduya subay yetiştirmekti. 1839 yılında açılan Mekteb-i Tıbbiye, Baytar Mektebi, Eczacılık Mektebi hep asker ihtiyacını karşılamak için açıldı.
Osmanlı savaşlardan başını kaldırıp sivil mektepler açmaya sıra bulamıyordu. Savaşlarda yaralı askerlerimizin çoğu doktor yetersizliğinden ölüyordu. Açılan tıp fakültelerinde “kurşun çıkarmak, damar bağlamak, kemik kesmek ve çıkıkçılık” gibi konuların öncelikle öğretilmesi için İstanbul cerrahlarından 20 cerrah da göreve çağırılmıştı.
İlk açılan eczacılık fakültesi, tıp fakültesi öğrencileri arasından yabancı dili iyi olmayan öğrenciler seçilerek oluşturuldu. Amaç yine askerin ilaç ihtiyacını karşılamaktı. İstanbuldaki eczanelerin neredeyse tamamı Ermeni, Rum ve Yahudiler tarafından işletiliyordu. Bu yüzden ilk eczacılarımız bir türlü staj yapacak eczane bulamamışlardı. Başvurdukları bütün eczanelerden stajyer ihtiyacı olmadığı cevabını alıyorlardı. Neyse ki Haydarpaşa Hastanesinin eczanesi bu Müslüman eczacılara staj imkanı sağladı ve Müslüman öğrenciler eczacı olabildiler.
Tarım ve hayvancılıkla geçinen bir ülkede Baytar Mektebi açıldığında Polonya’dan hoca getirtmek zorunda kaldık. Sanki bu millet binlerce seneden beri hayvanlarını tedavi etmeyi bilmiyorlardı! Ama gerçek ortadaydı. Baba-dede metodu artık ihtiyaca cevap vermiyordu. Medreselerimiz ise daha çok, dinî eğitim veren kurumlar haline dönüşmüştü.
Tarihte siviller için ilk defa bir tıp fakültesi açıldığını görmek ancak 1867 yılında mümkün oldu. Fatih ve Süleymaniye medreselerinde müsbet bilimler gösterilse de genellikle dinî ve edebî konular ağırlıktaydı. Osmanlı Sarayı’nda bile Yahudi doktorların büyük bir saygınlığı vardı. Bunlar genellikle Avusturya, Fransa, İtalyada eğitim almışlardı ve tıp bilgileri bizimkilerden çok daha iyiydi.
İlk açılan tıp fakültelerinde hocaların yabancı olması gerekçesi ile dersler Fransızca veya İtalyanca olarak veriliyordu. Müslüman öğrencilerin yabancı dil bilgileri ise çok zayıftı. Bu yüzden dersleri takip etmekte zorlanıyorlardı. Sonunda çözüm olarak derslerin Türkçe yapılmasına karar verildi. Bu karardan sonra Müslüman doktor ve eczacıların sayısında büyük artış oldu.
Savaşlar hiç bitmiyor ve Osmanlı hazinesinin neredeyse tamamı askeri harcamalara gidiyordu. Milli Eğitim Bütçesine, tarihte ilk defa Milli Savunma Bütçesinden daha fazla pay ayırıldığını duymak için 2000’li yılları beklemek zorunda kaldık.
Askeri tıp mekteplerini gayrımüslim öğrencilerin doldurması orduda rahatsızlık yarattı. Türk zekâsı buna da çözüm buldu. Askeri tıp fakültelerine fıkıh (İslam Hukuku) ve ilmihal dersleri kondu. Bu konuyu bir başka yazımızda daha ayrıntılı olarak ele almayı düşünüyoruz.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...