Yaşıtlarımla oturup konuşurken; birbirimize çaktırmamaya çalışsak da, içimizde büyümekte olan “davanın kaybedildiğinin bilincine varma duygusu” her şeyin üstüne çıkıyor… Evet, hala tam bir yenilgi yok ortada ama, bütün göstergeler, oraya doğru hızla gidildiğini işaret ediyor sanki…

En korkutucu olanı da, bunun 20’inci Yüzyıl başında bu ülkenin deneyimlediği yenilgiden daha da beter olacağa benzemesi. O zaman; dağılmış ve içindeki unsurların birbirini pek de umursamadığı bir ülke vardı o yenilginin sonunda…

…Ve inanılmaz biri çıkıp, bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelecek bir kadroyu kurmayı, sonra da eldeki tüm unsurları, onların için yepyeni olan, hiç bilmedikleri bir ülkünün, ulus olmak ülküsünün etrafında bütünleştirmeyi başarmıştı. Sanki bir mucizeydi bu. İnanılmaz bir dinamik getirmişti insanlara…

Ne var ki, bunun sürekli olması için gerekli altyapıdan yoksundular ve mucizenin yaratıcıları farkındaydılar bunun. Bu eksikliği gidermek için uğraşıyorlar, canla başla çalışıyorlardı. Çok da başarılıydılar ama doğanın kesin kurallarına karşı direnmeleri de beklenemezdi… İnsan ömrü sınırlıydı… Ortaya çıkan eseri daha geliştirerek ileriye götürmeleri için emanet edebilecek yeni kadrolar yetiştirmeleri gerektiğini biliyor ve bunu çok önemsiyorlardı tabii, ama zaman yetmemişti galiba tam olarak.

Önce hız kesilmiş, sonra da saat birden geriye doğru işlemeye başlamıştı sanki. Mucizenin emanet edildiği genç kadrolar da gevşemiş gibiydi. Gruplaşmalar ve bunun doğal sonucu olarak da çıkar çatışmaları çıkıyordu ortaya. İlk başlarda küçük gibi görünen, ama giderek büyüyen, acımasızlaşan, kural tanımamaya başlayan çıkar çatışmaları…

Genç kadroların görüşüne göre, Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı ilke ve devrimler o kadar güçlüydü ki; hiç kimse bunları bozamaz, değiştiremezdi. Buna kimsenin gücü yetmezdi. Cumhuriyet, temel hedefi olan aydınlık yolda sonsuza dek yürüyecekti. Bu millet, bunu engellemeye kalkan herkesin ağzının payını verirdi… Kısacası, kaya gibi sağlamdı Türkiye Cumhuriyeti…

Böyle bir gerekçenin ardına sığınanların iki gruba ayrılması gerektiğini sonraları kavradık… “Büyük bir güven duygusuyla kendini rahatlığa kaptıranlar” ve “gerçek hainler”.

Yaşıtlarım ve ben, aramızda gerçek hainlerin olmadığına eminiz… Ama hedefteki Türkiye Cumhuriyeti korumaya beceremediğimiz de kesin…

Örneğin, bazı yeri tarikatlar oluşturmaya çalışan yobazların Atatürk’e Deccal demesini ciddiye almadık… 1970’lerin hızlı solcuları onu “burjuva paşası” yakıştırmaları ile suçladıklarında da sesimiz çıkmadı…

Günümüzde Cumhuriyet’in kurucusuna saldıran solcular yok artık… Onlar da Atatürk İlkeleri’nin savucusu oldular şimdi… Ama ona Deccal diyen yobazlar, saldırıları arttırarak sürdürüyor… Kaldırılan Atatürk heykelleri, çöpten çıkan fotoğraflar, müfredatı değiştirip çocuklara onu öğretmeme çabaları gibi…

Kısacası bugün bizi, düne göre daha avantajı bir savaş bekliyor… Her yönden çevrilmiş değiliz…70’lerin sağ-sol çatışması da artık…

Her şey bitmedi… Ben yaşıtlarımla her konuştuğumda, “davanın kaybedilmemiş olduğunu” kafalarına dank edene kadar anlatacağım… Sonra hep birlikte gençlere anlatacağız… Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni emanet ettiği gençlere..!

PAYLAŞ
Önceki İçerikABD’de Donald Trump’ı böyle protesto ettiler!
Sonraki İçerikKardak’tan dostluk mesajı
Mehmet Ali Yula
Gazeteciliğe 1965 yılında Ankara’da başladı. 1970’de Hürriyet’e geçti. 1977’da ek görev olarak İsveç Devlet Radyosu. 1991’de Nokta Dergisi. 1993’da Akis Dergisi. 1994’de Inter Star Televizyonu. 1998’de mesleği terketti. 2006’da emekli oldu.