Hilmi Ziya Ülken: “adalet bütün erdemleri kendisinde barındıran kurucu değerdir.”

Merhum Hilmi Ziya Ülken’in veciz sözüyle, bugün ki yazıma başlamak istedim. Bu yazımda; Adalet kavramının tarihsel gelişimi ve millet olarak bizim Adalet yolculuğumuzu kısaca ele almak istiyorum. Zira bizim Adalet gemimiz batmak üzere!
Adalet fikri ve kavramı oldukça eskidir. Bazı kaynaklar, adil olma fikrinin, çiftçi toplumlarda kadastro çalışmalarıyla birlikte doğduğunu söyler.
Eski yunanda; örneğin Platon ve Aristo’da, adalet her toplum kesimine faydalı olan şeyi vermek anlamına gelir. Örneğin çiftçinin tarlada, kadının evde çalışması adaletin gereğidir.
Eski Yunanda, adalet kavramını Sokrates evrenselleştirmeye çalışmıştır.
Hıristiyanlık köleler arasında doğdu. bu nedenle onları adaletle özgürleştirmeye çalıştı ve belli bir mesafe de aldı. Ancak zaman içinde adalet kavramı yerine, ihsan veya şefkati ikame etti. Bu eski Yunandaki adalet kavramının yerini aldı.
İslam’ın gelişi, adalet kavramı ve fikrini tekrar canlandırmıştır. Örneğin bir Kuran ayetinde: ”Tanrı adaleti ve ihsanı(şefkati) emreder denilir. Bunun anlamı bellidir: adaleti şefkatle birleştirmek.
Peygamber ve sonrasında, bu doğrultuda uygulama örnekleri vardır. Örneğin: Hz. Ömer, adalet tarihine konu olabilecek olumlu uygulamalarla anılır.
Ne var ki, İslam’da-Kuranda yer alan adalet fikri, tam insanlık fikriyle birleştirilememiştir. Bunun Kurandan değil, Müslüman yönetimlerden kaynaklanan sebepleri vardır.
Kölelerin azat edilmesi fazilet sayılmıştır, ancak kölelik kaldırılmamıştır.
Özellikle Emevilerden itibaren uzun süre Arap olan Müslümanlar, Arap olmayan Müslümanlardan üstün görülmüştür. Hatta birinciler kendilerini, azat ettikleri Arap kölelerden de üstün görmüşlerdir.
Aynı dönem ve sonrasında, adalet insanlığı kuşatan somut uygulamalarla gösterilmesi gerekirken “ilahi adalet” kavramına başvurulmuş, bu da her türlü keyfiliğe kılıf olmuştur.
Şöyle ki; Tanrı mutlak adalet sıfatıyla değil, mutlak kudret olarak tanımlanmış sultan-halife de, o kudretin yeryüzünde ki temsilcisi sayılarak, yapılan uygulamalar (zulüm) dâhil, onun mutlak kanaatine bağlanmıştır.
Bu yaklaşım o kadar egemen olmuştur ki, yönetilen kitleler, yöneticilerinden hesap sorma bilincini kazanamamıştır. Bu egemen gelenek, İslam dünyasında kuşkusuz zaman zaman sorgulanmıştır. Ancak bu sorgulamayla birlikte, adaleti öne çıkaran düşünce akımları ve temsilcileri bastırılmıştır. Dolayısıyla etkileri sınırlı kalmıştır.
İslam dünyasında tanrı mükemmel iyi, başka bir ifadeyle mutlak adalet olarak tasavvur edilip inanılmayınca, adil toplum, adil yönetim inşası mümkün olmamıştır.
Yahudilikte ise adalet; sadece suçluyu değil onun soyunu da cezalandırılır. Oysa İslam yalnız suçlunun cezalandırılmasını ön görür, bu açından kuranının adaleti Tevratın adaletinden üstündür.
Aydınlanmayla birlikte modern toplumda, insanlık fikrinin iyiden iyiye doğmasıyla beraber, adalet fikri gelişmeye başlamıştır. Örneğin hukuk düşünürleri ile toplumsal sözleşme teorisyenleri, adalet kavramının ve pratiğinin gelişimine büyük katkılarda  bulunmuşlardır. Milletler cemiyeti fikrinin ve milletlerarası hukukun temelinde bu birikim vardır.
Türklerde devlet-adalet anlayışı ve uygulamaları;
Türklerin İslamiyet’le yoğrulduğu dönem öncesinde, Türk devlet geleneğinin, bugün batıdaki anayasal devlet oluşumundan çok önce, böylesi bir ilkeler bütününü yansıttığı söylenebilir.
Hükümdarın töre ile yani dönemin yasaları ile sınırlanması ve meşveret yoluyla doğrunun aranması, ortak akıl ve ortaklık için adalet anlayışını tezahür ettirmiştir.
İktidarın meşruluk tacını tanrı’nın kendisinde ya da onun hükümlerinde tecelli ettiren teokratik teoriler ve bu tacı milletin kafasına oturtan demokratik teorilerin, Türk devlet geleneği açısından ayırt edici bir yönü vardır.
Günümüze gelecek olursak;
İslam ülkeleri arasında batı dışı modernleşmenin ilk ve tek örneği olan Türkiye, kuruluşundan itibaren adaleti mülkün “devletin” temeli sayarak, değerli bir çıkış yapmıştır. Bu çerçevede adaleti icra edecek, kurumsallaştırmaya ve burada görev alacak insan eğitimine büyük önem vermiştir.
Ne yazık ki, o dönemlerden sonra çeşitli nedenlerle, diğer kurumlarda olduğu gibi, adalet kurumu da örselenerek bu günlere ulaşılmıştır.
Şüphesiz, son yıllarda adalet kurumunun hali pürmelâline bakınca, manzaranın örselenmeyle açıklanamayacak kadar, vahim olduğunu görmekteyiz.
Söz konusu kurumun vahim hali, kuşkusuz yalnız kendi iç dinamikleri ile açıklanamaz. Çünkü toplumsal kurumlar, bileşik kaplar gibidir ve birbirlerini etkilerler.
Tam da bu nedenle, adalet kurumunun vahim durumu, eğitimden ekonomiye, siyasetten dış politikaya her alanda görülebilmektedir.
Eğer bir yenileme iradesi ortaya çıkacaksa ve bir yerden işe başlayacaksa, adalet kurumundan başlamalı ve buna paralel olarak diğer kurumlar ele almalıdır.
Bu bakışın mantığı da vardır, şöyle ki;
Adalet kurumu uyguladığı hukukla, yurttaşların birlikte barış içinde yaşamalarının zeminini oluşturur. Bu zemini kayıp etmek kadar tehlikeli bir durum olamaz. Çünkü onun yokluğunda gücü gücüne yeten durumu söz konusudur ki, artık orada ne toplum, ne de toplumsal yapı vardır.
Ülkemizin güncel koşulları gösteriyor ki, anayasal hukuktan ziyade, tanrısal lütufla seçildiğine inanan, tam da bu nedenle kendisini baştan beri milletin “çobanı” olarak gören bir kişinin, keyfi hukukuyla yönetilir durumdayız.
Açıktır ki, anayasal hukuk keyfilik barındırmaz. Başka bir ifadeyle adaletle keyfilik örtüşmez, tam tersine çelişir.
Ne yazık ki, halkımızın önemli bir kesimi, “çobanın çobanlığını” kabullenmiş durumdadır.
Söz konusu kesim, özellikle son on beş yılda, öncelikle diyanet ve tarikatlar eliyle adeta afyonlanmıştır. “Çobanın” her sözünde ve her eyleminde bir hikmet arar hale gelmiştir.
Burada kullanılan afyon, İslam’ın Emeviliğinden itibaren, uygulamaya konulan İslam algısıdır.
Bu durumda, Türkiye’de öncelikle yapılması gerekenler, acil eylem planına dönüştürülmek zorundadır.
Kuşkusuz bunun ilk maddesi de, hukukun üstünlüğü temelinde, yargı bağımsızlığının sağlanmasıdır. Yukarıdan emir alan yargı mensuplarının yerine, liyakatli ve adaleti içselleştirmiş yargıçlar oturtturulmalıdır.
Adalet; vurguladığımız gibi kurucu değer olduğu için, kimi kuran yorumcularına göre: dinsiz bir toplumun yönetenleri adaletli ise barış içinde ve uzun ömürlü yaşayabilir. Ama adaletle yönetilmeyen dinli bir toplum, barış içinde yaşayamaz ve de uzun ömürlü olamaz demektedir.
Türkiye, bunun böyle olduğunu yaşayarak öğrenmek zorunda değildir ve adalet hicranımız tam da bunadır.
İktidarın; Türk tarihini İslamiyet’e geçişle çevrelemesi ve sınırlaması, hâlihazırda ki memlekettin ahvalinin ve çevremizde olan bitenlerin başat sebebidir
Son söz;
Zaman zaman katıldığımız toplantılarda, bir kısım “sol” ideoloji mensubu arkadaşımızın, bize parmak sallayarak; “Adalet gemisini siz sağcılar batırdı” suçlaması yapmalarına, toplantının ahengi bozulmasın diye veremediğim cevabı, bu vesile ile vermek istiyorum.
Ey “Solcu”  kardeşim…
Adalet gemisini kimin batma noktasına getirdiği sorusu önemlidir, ancak önceliğimiz, adalet gemisini batmaktan nasıl kurtaracağız sorusunun cevabını aramaktır. Bunun için bir araya geliyoruz. Kaldı ki, bu topraklarda hiç birimiz, masumiyetin iddiacısı olamayız. Az veya çok hepimizin ortak işlediği bir günahla karşı karşıyayız.  Hem, gemi batıyorsa, senin geminin solundan, benim geminin sağından denize atlamamız, gerçeği ortadan kaldırmaz. Gemi batıyor mu, batmıyor mu? Gemiyi kurtarmak için mücadele edecek miyiz, etmeyecek miyiz?
İktidar sürelerinin üzerinden yaptığınız matematiğin, şüphesiz ki bir anlamı var, ancak burada sizin de önünüzde bir soru yok mu, “hastalık” diye tanımladığınız “Sağcılığın” geniş bir alana yayılmasında, sizin hiç mi günahınız yok?
Ey “Solcu” arkadaşım…
Ortak kaygılarımızın ortadan kalkması hali söz konusu olduğunda, oturur benim “sağcılıktan” ne anladığımı, sizin “solculuğunuzu” nasıl anlamlandırdığımı geniş geniş konuşuruz. Bizim memlekette kullandığımız bir darbı meselle, serzenişimi tamamlamak istiyorum; “Gen(geniş) gününüzde konuşacaklarınızı, dar gününüzde konuşmayınız.”

PAYLAŞ
Önceki İçerikGüney Kore’yi geçmek mi, nasıl yani?
Sonraki İçerikUçun kuşlar uçun…
Gürcan Dağdaş
54. Cumhuriyet Hükümeti'nde Devlet Bakanı olarak görev yaptı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde, MHP'den Kars Milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisinin 23'üncü dönem üyesi oldu. Aralık 2013 yılında, MHP'den istifa etti. Toplumsal Çözülme, Kağıda Düşenler, Düşünceye Davet ve Fetret Dönemi Yazıları ismiyle yayınlanmış, dört kitabı var.