Yedinci sanatın ‘sessiz’ dönemine ışık tutan ‘The Artist’ filminin yönetmeni Michel Hazanavicius’un son çalışması ‘Godard ve Ben’ (‘Le Redoutable’) devrim ve başkaldırı gençlik günlerimizde ‘nerde yanlış yaptığımızı’ düşündürdü.

Kesin olan şu ki; Dünya genelinde ki ‘68 youthquake/gençlik depremi’nde bağımsızlık ve özgürlük istemimizi geniş halk kitlelerine ulaştıramadan onlara yabancı kalmışız. Eş zamanlı olarak Paris’de, Berkley’de ve Türkiye’mizde ‘hak, hukuk, adalet’ için Üniversite gençliği sokaklara döküldük ama ‘Mao’co’,’Marksist_ Leninist’ sloganlarımızı, moda deyimle ‘halk satın almadı’. Örneğin, 1969 yılında Michigan Üniversitesi’nin Ann Arbour kampüsünde SDS (Demokratik Toplum İçin Öğrenciler) örgütünün büyük bir kongresinde temelleri atılan Weather Underground örgütü başka bir deyişle Weatherman’ler çoğunlukla radikal biçimde eklektik olan Leninist fraksiyonun ağırlıkta olduğu Marksist bir öğrenci hareketi başladı.
format hep aynı
Bob Dylan’ın bir parçasından ismi alınarak kurulan Devrimci Gençlik Hareketi, Weather Underground için bir geçiş örgütü durumunda oldu. Daha sonraki yıllarda Leninist bir örgütlenme yapısına kavuşan örgütün delegelerinin Kuzey Vietnam’a ve Küba’ya sosyalist hükümetlerle görüşmek için gitmesinin ardından yapılan ateşli tartışmalar sonucu hareketin yönelimini belirlenmiş oldu. Ancak orda da; bir kampüsün toplantı salonunda komünist öğrencilerin, siyahların, ezilenler için öncü bir hareket gerçekleştirmek isteyen özgürlükçü ve eşitlikçilerin bu ilk büyük öğrenci toplantısı o zamanlar ulusal ölçekte pek tepki çekmemişti. Oysa daha sonra yaşayacakları fraksiyon ayrışmaları, fikir ayrılıkları ve ses getirici bombalama eylemleri, banka soygunları dahil bir çok aktiviteleri Amerikan Hükümeti’nin baş belası olacak hem hareketin içine yerleştirilmek istenen kışkırtıcı ajanlar hem de doğrudan FBI’ın örgütün üyeleriyle olan mücadelesi 70’li yılların Amerika’sının gündemlerinden biri haline gelecekti…


En Mahir’ler; şehit Çayan ajan
Kaynak
Senaryo tek tip, zaman aynı değişen gençlerin ülkeleri…Ben bu filmin aynısını, eş zamanlı olarak, Sosyalist Fikir Kulüplerinin Dev Genç devrimci militanlarına devrilmesinde oynayarak yaşadım. Bu günkü yaşanmışlarımla geriye baktığımda global senaryonun güncellenmiş şeklini net okuyor komplo teorilerini süzebiliyorum. Ülkelerin egemen güçleri halka rağmen halk hareketi yapma boşluğunda boğdu 68 devrimci kuşağını. Biz ithal dogmalar, devrim modelleri arasında savrulurken faşizan yönetimler geniş kitleler üzerinde dinginlik vadiyle otoritelerini pekiştirdiler. Aydınlanarak uyanmış kuşak statükonun değirmeninde öğütüldü ve daha sonra ki yıllarda ‘Çinli Kız’ filminde anlatılan toplumsal meselelere duyarlı gençliğin tam tersi apolitik (lay lay lom) gençlik yaratılarak nesiller memleket meselelerinden uzaklaştırıldı. Nietzche’nin dediği gibi “rahat etmek için sürüde kalmayı yeğleyen” insanlar yönetir oldular ülkeleri..


Filme gelirsek..
Yeni Dalga’nın (‘La nouvelle vague’) bayrak ismi Jean-Luc Godard’ın hayatından bir kesite odaklanan film anlaşılamama açmazını çok güzel anlatıyor. Kısaca özeti için Uğur Vardan’ı okuyalım: ‘Serseri Aşıklar’, ‘Nefret’, ‘Alphaville’, ‘Çılgın Pierrot’ gibi çığır açan yapıtlarıyla dikkat çeken ‘gürültücü’ Godard, 1967 yılında siyaseten kendini yakın hissettiği Maoculuğa sevgisinin ifadesi olarak ‘Çinli Kız’ı çeker. Başrol oyuncusu, 17 yaşındaki Anne Wiazemsky’yle aşk yaşayan ve evlenen genç yönetmen, filmin olumsuz eleştiriler almasıyla birlikte özgüven sorunu yaşamaya ve kendince yeni bir yol haritası çizmenin derdine düşer. Bu sırada 1968 gelip çatmış ve ülke, ‘Devrim ve başkaldırı’ şarkıları söylemeye başlamıştır. Godard bir yandan eylemlere katılır, bir yandan da Anne’le arasında baş gösteren problemlerin üstesinden gelmeye çabalar. Kübistler resim sanatında, James Joyce edebiyatta ne kadar aykırıysalar Godard’da sinemada o denli ‘değişik’ olmuş 60_70 arasında 7 senede 14 hit film yaparak fırtınalar koparıp mesleği bırakmıştır.
Anne Wiazemsky’nin anılarından (ikilinin evlilik ve ayrılma sürecine kadar geçen on yıl) beyazperdeye uyarlanan film, Wiazemsky’nin geçtiğimiz aylarda yaşamını yitirmesiyle değişik bir anlam kazandı. Çinli Kız her biri ayrı siyasi görüşü olan, olaylara duyarsız kalamayan gençleri ve onların yöntemlerini anlatıyordu. Daha çok teorik bir anlatıyla fikirlerini aktaran gençlerin söylemlerinin ana eleştiri noktası Amerika’nın dünyanın geneline uyguladığı baskıcı politikalar. Yönetmenle yaşadığı kısa süreli evliliğin ve ilişkinin koridorlarında gezinen otobiyografik kitabı ‘Un an apres’den uyarlanan film, üslup ve ruh olarak aslında Godard’ın sinematografik mirasına yakın bir çizgide seyrediyor. Batı’da kimi ‘Godardsever’ eleştirmenleri yüzeysel ve yönetmenin daha çok günьl ilişkisini öne çıkardığı gerekçesiyle öfkelendiren film, bence bu türden tepkileri hak etmiyor. ‘Godard ve Ben’, hem Fransız yaratıcıya, hem 68’in o eylemci ruhuna hem de sinema tarihine yer yer iğneleyici ama asıl olarak merakımızı harekete geçiren serbest vezin зağrışımlarla dolu bir caba. Hoş, Godard da film iзin “Aptalca bir fikir” yorumunda bulunmuş ama en azından şu işe yaradığı kesin: Salondan çıktığınızda Godard’ı bilmiyorsanız ya da biliyor olsanız bile yeniden hatırlamak kabilinden, filmlerini bir an önce seyretme isteğiyle doluyorsunuz. Hazanavicius’un filmi Godard’ı aksi, bencil, sadece kendisini düşünen, egosu her daim şişkin, uzlaşmaz biri olarak çiziyor ama ne gam, sanatçı dediğin biraz da böyle değil midir zaten? Son dönem nerdeyse izlediğimiz her Fransız filminde rastladığımız Louis Garrel’in enfes bir Godard portresi çizdiği çalışma, özel bir sinemasal yolculuğa çıkmak isteyen herkese tavsiye edilir.. Hazanavicius’un aktardığı ya da çizmeye çalıştığı portreye inanmak değil dönemin ruhunu hatırlamak daha önemli.