Geçen yıl Hıncal (Uluç) ağabey “Siz bittiniz oğlum.Baksana senin Camus meğerse KGB tarafından öldürülmüş” diye International Herald Tribune’ü önüme atınca önce “Ne alaka?” diyerek şaşırdım.

Sonra 68’li güzelim yıllara doğru geriye sarmaya başladım. “Yaşamın Elemanları” kitabının yazarı ’nin makalesine göre soğuk savaş yıllarında acımasızca, devamlı komünizm aleyhtarı yazılar yazan Albert Camus’nün ezberimizdeki trajik araba kazasında yüksek hızla ağaca çarpmasının sebebi Sovyet ajanlarınca lastiğe saplanan çiviymiş.Karmaşa günleri o günler.

Komünizm tırmanışta.. Fransız hükümetinin komünist lider Jacques Duclos’u arabasında buldukları iki güvercin kafesi yüzünden “Moskova’yla haberleşiyor” diye tutuklandığı komplo günleri.

Öteden beri kafamı kurcalayan “Yarım asır haybeye mi kürek çektik yoksa” kuşkumu gıcıkladı bu yeni bulgu. 68 gençliği geçen yüzyılın ikinci yarısının kanaat önderlerinden “absürd/ saçma’nın babası” Albert Camus ile ruhu reddederek maddeciliği düşün yaşamımın merkezine oturtan Jean- Paul Sartre arasında git gel’ler yaşadı.

Bu ikisi, kendilerinden önceki tüm filozofların düşünlerini özümseyip güncelleyerek iki pratik yaşam kutbu yaratmışlardı. Google arama motoru olmayan o günlerde ikisini de okudun mu Kierkegaard, Dostoyevski, Nietzsche, Heidegger’ı da eşzamanlı çözerdin.

Sartre’a göre “Exxistance comes before essence/”Varoluş özden önce gelir”di. Tercümesi.. Gelenek, görenek, kalıtımı koy bir tarafa kendini nasıl inşa edersen sen O’sundur.

Sartre, Varoluşculuk ile Marksizm arasında düşün köprüsü oluşturarak çağının “varoluşçu Marksizm” inin kanağat önderi, Sovyet Bloğu dışındaki dünyanın benimsediği düşünsel komünizmin sözcüsü olmuştur.

“İzm” kalıplarına fazla takılmayan Camus ise “hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını” varsayarak, dünyanın absürt/saçma olduğu sonucuna ulaşırdı.

Kendisi etkilenmeyi sevmezdi ama Yabancı’sını okuduğunuzda “dünyaya ve eylemlerine yabancılaşmış Meursault’ da kendinizden izdüşümler bulur, Le Mythe’de Sisyphe/ Sisifos Efsanesi’nde koca kayayı düşeceğini bile bile tepeye ulaştırmak için omuzlayan adamınki gibi anlamsız bir uğraş olarak görürdünüz yaşamı.

İnsanların, hayatla ölüm arasında kaldığı ince çizgiyi, kahramansız eserinde, “Veba” adını vererek tasvir eden Camus, dolaylı yoldan ateizmi de savunurdu.Başkaldırımız onlarla özdeşleşti. Joan Baez’le Hiroşima’dan girdik Mao Che Tung kızıl devrim yollarına düştük.

Sadede gelirsek.. 68 kuşağı, yaşam motifi yaptığı, hayatını karartan, canlarına mal olan komünizm pratiği, küreselleşme girdabında, Perestroyka/ Yeniden Yapılanma, Glasnost/Açıklık derken, sabun köpüğü gibi eriyip gidince pusulasını şaşırdı. Yeni bir dünya kuruldu, 68 kuşağı da orda yerini buldu mu? Posada kalan sosyal demokrasi şahin kuşağa yeter mi? Yoksa bizimkiler, “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim” diye kendi kendine sorup duruyor, apolitik yeni kuşaklara uzaylı gibi mi bakıyor?