2016 Özgür Pencere Çocuk ve Genç Öykü Yarışması 7-8. sınıflar kategorisinde 1.lik ödülü alan TED Ankara Koleji Vakfı Ortaokulu 8.inci sınıf öğrencisi Ayşe Deniz Karabey, yaşıtları parklarda oyun oynarken edebiyatta bir başarıya imza attı.

“Bu ödülü benimle çocuk olan tüm aileme ve yazmaktan hiç bıkmayacağım yazı küpürlerine borçluyum, onlar bana yazıyla sadece mutlu olmayı öğrettiler” diyen Karabey, kendi deyimiyle elinden tutan okulundaki çok sevgili eğitimcilerinin desteği ve teşvikinin bu başarıda büyük rolü olduğunu da söyledi.

Sizi yazmaya iten şey nedir? Nasıl başladınız?

Aslen “yazı yazmak” adı altında hayata bakışımı değiştiren, içimde bu konuya dair henüz yeni tomurcuklanmış, geliştirilmemiş yetileri; yazılmayı bekleyen tüm şiirleri filizlendiren 5. sınıfta sınıf panosunda gördüğüm bir yarışma duyurusu vesilesiyledir. Zaten oldum olası duyarlı, aktif, sanatla iç içe büyüdüm ben, bugüne nazaran daha toy çağlarımda, içimden geldiğince günlükler, benim gözümden hayatı ve tüm bu varoluşu anlatan ve içimde bir yerlerde saklambaç oynayan o küçük kız çocuğuna hâlâ oldukça felsefik gelen tüm bu yazı küpürlerini hâlâ saklarım.

Ama evet, bu konuya tam mânâsıyla bir başlangıç ararsak elimden tutan okulumdaki çok sevgili eğitimcilerdir. Sakın bu olayı küçümsemeyin, hayatı anlamlandırma derdinde küçük elli, küçük yüzlü bir çocuğun hayatında bir teşvik, çok değerlidir. Göğe bakmayı öğretir insana, cebine hiç bilmediğin bir geleceğin hayallerini koyar ve bir bakarsın büyüdükçe kaybetmekten korktuğun bir şey daha eklenmiş hayatına.. Bugün onlar hâlâ önemli bir yazar söyleşiye geldiğinde:” Bir gün benim öğrencimde böyle olacak.” demeselerdi, canıgönülden inanmasalardı bana, “Ortadoğu ve Balkanların en büyük yazarı!” derken gözlerinin içi gülmeseydi inanın ne ben, ne yazdıklarım burada, benim için bu denli anlamlı olurdu. Bunu bizzat yaşamış biri olarak buradan onlara, benimle çocuk olan tüm aileme ve yazmaktan hiç bıkmayacağım o yazı küpürlerine sonsuz teşekkürler… Onlar bana yazıyla sadece”mutlu” olmayı öğrettiler.

Beni yazmaya iten şeye gelirsek, bence benim gibi sanata ilgi duyan herkesi bu güdüye iten şey, aşağı yukarı aynı özün evrimleşmiş hâli. Örneğin Füruğ:”Ben insanların sanatı kendi varlıklarını açıklamak için seçtiklerini düşünüyorum.” der. Açıklamak, iz bırakmak, ölümsüz olmak, sözüm o ki aynı hayatı farklı pencerelerden, azda olsa daha yaşanabilir kılmak için, gene Füruğ’un “Rüzgâr bir gün hepimizi sürükleyecek..” lafını dize getirmek için, Ataol Behramoğlu’nca “insan kalarak” yaşayabilmek için ve daha bir sürü şey.

Yaşınıza rağmen şimdiden sanat adına bu kadar emek göstermiş olmak nasıl bir duygu?

Doğrusu ben konu “sanat” ve söz konusu “sanat dünyası” olduğu zaman yaşın yeterince doğru bir ölçüt kaynağı olduğu kanaatinde değilim. Ben orayı daha evrensel, insanların hayatın yükünü taşımayıp dilediğince hayal kurduğu, bedenlerinin değil yalnızca ruhlarının var olduğu, yeryüzünden daha renkli bir “cennet bahçesi” olarak görüyorum, çiçeklerin daima özgür olduğu … Orada ne yaşlı, ne genç insanlar. Sadece rüzgârdan muaf bir sonsuz

Kaleminizde, kelimelerin lirik bir ahenkle dans ettiği görülüyor. Bunu neye borçlusunuz?

“Lirik ahenk” tanımına edebi dilde “şiirsel anlatım” adı veriliyor. Yani yazılarımda o “lirik ahenk” ile dans eden dans eden sözcükler, aslında küçük şiir topakları … Nasıl bu yolda pişen herkes başta hayranı olduklarından ve okuduklarından esinlenir, dilini ona yamar ve zamanla onların yörüngesinden çıkıp, biriktirdikleriyle kendi üslubunu bulursa, özellikle Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu”ndan sonra bende kendime bu üslubu biçmiş durumdayım. Neden diyeceksiniz, çünkü nasıl bir anne, çocuğunu kendi gibi yetiştirme gayretindeyse, benim içinde ortaya çıkarmaya çalıştığım her bir eser, bir yerde satır satır beni anlatıyor. Bir söyleşide Can Yücel’e sormuşlar :
-“Şiirde üslup nedir?”, Can yücel bunu şöyle dökmüş dizelere:
“Bende dedim ki bazıları
Ayçiçeği diyorlar günebakana
Bazıları da günebakan diyor ayçiçeğine
Ben günebakanı yeğliyorum
Belki de güne yöneldiğim için yine.”
Hayat madem bu kadar acı, bari yazılarım şiirsel olsun.

Gelecekteki hedefleriniz nelerdir?

Belki fazlasıyla klişe ve kulağa çok içselleştirilmeden yazılmış gibi gelecek ama henüz çeyrek asırı geçmemiş ömrümde ben bugün, bazı şeylere tanıklık edecek kadar büyüdüğümü düşünüyorum. “Zaman” kavramının ne kadar kaygan ve geçici olduğunu, aslında ele avuca sığmayan ve tanımlamak için bir ömrün yetmediği, kolayca yitebilen
bir nesne değil bir varoluş olduğunu tanıdım ve hâlâ tanımaya çalışıyorum. Ben nerede durursam durayım, bir yerde işte o aynı “zaman” akıyor, geçiyor ve beraberin kimi zaman cümbüşüyle, kimi zaman acısıyla her defasında küllerinden doğuyor.

Bir kitap çıkarmayı düşünüyor musunuz?

Şimdi değil ama biraz daha olgunlaşınca kitaplar, romanlar yazmak, hiç tanımadığım, uzanılmamış kitlelere birkaç sayfa yazıda ekmek, su olmak kulakta ne güzel tınlıyor değil mi? Bence bu oldukça kutsal bir şey, kutsal ve manevi. Bu yüzden evet, bu son zamanlarda en çok hevesli olduğum şey diyebilirim. “Kim bilir, diyordum kendi kendime, gün gelir belki içlerinden biri okur… Biri derken birileri okumaya başladı. İşte o günden beri, sevinçten düz duvara tırmanıyorum…” demiş Zeynep Cemali. Gün olur, belki bende düz duvara tırmanırım, kim bilir?

Savaşın Çocukları’na Birincilik ödülü

Koştum. Güneşten sararmış kirli siyah saçlarım dağıldı bir küçük rüzgârla. Koştum. Kaşlarımın ortasında kederli bir çift çizgi belirdi, usulca. Koştum. Çıplak, nasırlı, çatlamış ayaklarımda bir acı…Koştum. Susamıştım, susamıştım çocukluğumdan kalma bir avuç umuda. Koştum. “Anne!” , “Baba! Baba!” diye bağırsam duyar mı doyamadığım cansız bedenleri? Koştum. Kapanmış, gece akan gözleri artık hayata aydınlık bakamaz mı sanki? Ve son defa koştum, gücüm kalmamış ikinci bir defasına. Yanağıma tüm kaybettiklerim adına düşüverir, bir küçük damla.Fatma, benim adım. Kara kaşlı, kara gözlü Fatma. Babam ben doğar doğmaz adımı Fatma koymuş. Hiçbir zaman anlamını bilmediğim bu isim bana göçmen kuşları hatırlatıyor, çalıkuşlarını. Ne yerimizde durmayı biliyoruz, ne yuvamızdan uçmayı. Olsa olsa, buranın kuşu olurum ben.
Siz, bilir misiniz buraları? Buranın suyunu, buranın toprağını? Siz, bilmezsiniz. Oysa bir zamanlar her sabah bülbülleşirdi tanrının unuttuğu bu izbe köy; kaldırım taşları, bu ev, buranın insanları. Evet, bir peri masalı anlatacağım size, mutluluğun masalı. Biz, mutluluğu en derinden yaşayanlar, birlikte yaşardık yaşamayı, hayatı ve dünyanın sevgiyle evcilleşeceğine canı gönülden, inanırdık. Çıplak ayaklarımız derken acındırmaya çalışmıyorum kendimi, toprağı biz ayaklarımızda hissederdik. Saf, katıksız… Toprak rengiydi yüzümüz. Şarkımız uzanırdı kırlara, bağlara, kuzulara. Pek yağmur yağmaz buralara ama zaten biz burayı güneşiyle severdik. Yağmur yağınca ise sadece dua ederdik. Teşekkür ederdik her nefesimize, her solukta seve seve yaşadığımız hayata. Dilsizsek gözümüzle, kulağımızla…
Oysa bu sabah, ölümü, başucumda buldum. Sanki tüm bu hatıralarımla saklambaç oynuyordum. Aradım, aradım. Yoklardı. Aydınlıklarda, umutlarda, salıncaklarda. Savaşın eli vurmuştu acımadan onları, bir yığın masumla daha. Toprak rengiyiz diye. Bilmezlerdi ki biz gülünce yanaklarımızda al, ağlayınca çaresizce beyaz olurduk. Korkak bir bakış attım arkaya. Ses soluk yoktu. Bu sessizlik beni daha da korkutuyordu. Yokluğun içinde bir varlık vardı çünkü. Oradalardı, bekliyorlardı. Açlardı, kana susamışlardı. Öyle garip bir diyar olup çıkmıştı ki burası. Şehir, mutlak onu yaşatan insanlarıyla vardı. Olmayan insanların olmayan evleri, mezarlıklarıydı burası.Korku kente hakim olmuştu. Ben, bir ceylan, nefes nefese… Yarın sabah Girit’e gizlice bir gemi seyahati yapılacak. Kaçıp gitmek, kalbimizde yaşatmak en sevdiklerimizi… En iyisi kaçıp gitmektir belki, unutamasak da. Kim bilir,belki çocuk oluruz yeniden. Sil baştan affederiz dünyayı. Kendime kimsenin görmeyeceği bir köşe buluyorum. Sesimi duymasınlar, yüzümü görmesinler. Yok olayım, kaçıp gideyim uzaklara … Ben kimim ki? Küçük ellerim, küçük hayallerim. Burada sussam yalnızlık bile fark etmez beni. Bir ses duyuyorum, cılız bir çığlık. Bir tane daha ve yeniden.Ardından ayak sesleri… Yaklaşıyor, yaklaşıyor. Delikten bakıyorum. Kalbim sızlıyor. Bir beyaz, inanmıyorum! Beyaz, güzelim bir kız çocuğu. “Kimse yok mu?”, kekeliyor. “Lütfen, lütfen yardım edin!”, titriyor. Küçük, “bu yüzden tüm saçmalaması, hataları”… Ayağı takılıyor, yere düşüyor. Ağlıyor, o da insan. Ağlıyor, bende insanım. Yardım, etmeli miyim? Onun babası öldürdü benim babamı? Biz kardeştik, artık o bana bir yabancıdan bile uzak. Ellerimiz, tutuşamaz. İnsan kalbine zincir vurulamazsa peki? Zaman daralıyor, inlemesini duyuyorum. Annemi duyar gibi oluyorum, o ne pahasına olursa olsun yardım etmemi söylerdi. Her kalp sevilmeyi hak eder diye düşünürdü hep, bir acıma payı bırakırdı. Onlar bize acımamışsa biz nasıl acırız onlara? O açık, güneş gibi, ay gibi, bizimse tenimiz kömürden kara. Kalbimiz kararmadı ama henüz … “Gel!” , etrafına şaşkınca bakındı kız. “Gel dedim ya! Yardım edebilirim.”, elimi uzattım kimse görmeden. Koşulsuz elimi tuttu, hatta elime sarıldı. Sonunu bilmediği bir yolculuğa çıkmıştı. Korkusunu kalbine gömdü, umuduna sarıldı. Onu içeriye çekebilmiştim: – Kıvrıl, yat şuraya. Sabaha kadar birlikteyiz fakat sabah birbirimizi unutup gideceğiz. Ben senin ne dostunum, ne tanıdığın. Beni görmeye çalışma, duyma, sadece öylesine bak. Bir daha görmemek üzere.

-Sen kimsin?
-Seni ilgilendirmez.
-Niye bana yardım ettin?
-Sana benimle konuşmamam gerektiğini söylemedim galiba.
-Tek kelime edeceğim, tek kelimemin sesine kulak vermez misin? Teşekkürler …

Tek kelime nasıl bu kadar çok şey ifade edebilir? Bana ettiği bir teşekküründe bir demet sevgi, bir demet dostluk, bir demet özür vardı. Ailesinin yaptığı ama kendisinin de bir ömür sorumlu olduğunu bildiği hatalar için. Bu kızı sevmiştim, belki de böylesine sert davranmamalıydım. O sanki karşı çıksa savaş duracak mıydı?

Kimse böyle olsun istemezdi. Onu sorumlu tutmak aptallık olurdu. Bir nefeslik çiçekti sanki beyaz kız. Adını bile sormamıştım. Adın, sana biçilen isim her neyse buraya kaçıp gelmenin de tek sebebi oydu. O isim geçmişindi, yarınlar geleceğin…Ah, ne çabuk uyudun güzelim! Yanağında bir kızarıklık var. Sadece yanağında değil, pek çok yerinde. Yaralısın, öksürüyorsun… Neden savrulduğun belli buralara. Kim yaktı canını ha? Neye zorladılar seni? Evlenmeye mi, çalışmaya mı yoksa? Sen hak etmiyordun biliyorum ama dünya hiçbir zaman yeteri kadar adaletli davranmıyordu. Yarana merhem olmak istercesine sarıldım sana, bilmiyorum hissettin mi… Evet, sevivermiştim. Sen beyazdın, ben siyah. Ne fark eder! Açtım, susamıştım. Öbek öbek dostluktu, karnımı doyuran.Sabah erken kalktım, daha doğrusu kalktık. Kimse görmemeliydi bizi. “Gitmek istiyor musun?” diye sordum, “Güneş doğmuyor …” dedin bana. Seni eşya çuvalının içine sakladım, biri görse ikimizi de denize atardı. Oysa sular ne güzel şırıldıyordu kulağımda.

Bir ömür dinle, unut orada kederlerini. Yansımam güneşle mavi sularda parıldıyordu. Buralarda bir söylenti vardır,derler ki: Son nefesini bu topraklarda veren insanlar denizin büyüsüne kapılırmış. Kimsesiz ruhları martı olur, bir ömür özgürlüğe uçarmış. Evet, bir martı, martıda sen anneciğim. Merak etme, iyiyim. Başımın çaresine bakacak kadar büyüdüm ben, koca kız oldum. Hâlâ özlüyor muyum, özlüyorum çünkü korkuyorum, korkacak çok şey var anne. Hatta geceleri inleyerek uyanıyorum ama tek tesellim rüyamda seni, sizleri, ailemi görecek kadar şanslı olmam. Siz dünyayı temiz bilin, anneciğim. Ve şunu da bilin ki bir gün can verirken sizi tanımanın mutluluğuyla öleceğim. Vardık. Çuvaldan çıkardım seni. Elini tuttum, hiç bırakmayacak gibi. Girit, Girit derlerdi inanmazdım. Burada ömür ne mutlu geçer be! Balık tutarız, balık tutar satarız.

Veya gül toplarız, kırmızı güller, sarı laleler, çiçek pazarından. Yazın kıvrılır, uyuruz deniz kenarında. Kışın bir şeyler bulur buluşturur, ateş yakarız. Mucizeler hâlâ inanılacak kadar sıcaksa okuruz ,eğitim alırız, mücadele ederiz iki gönül bir olunca biz! Değil mi, beyaz kız … Sesin kesildi,nedense. Baktım, gözlerin kapalıydı. Bir keman sesi duydum, içli içli çalıyordu. Ağlıyordu aynı zamanda. Ağlamak ölen canı geri getirmese bile , ağlamak. Bir son değildi bu, bir yarın, bir başlangıçtı. sen gittiğin yerde emin ol daha mutlu olacaktın. Baban orada dövmeyecek seni, aksine sevecek, çiçekler getirecek sana ve keder sözcüğü sözlükten kaldırılmış olacak. Kalbin atmayacak ama seveceksin, yine de. Hatta, hatta barış olacak. Barış, dünyanın çocuk ıslığı, savaşın çocukları…

Sevdim, yarınlara, koşa koşa. Sevdim, bir kâğıt parçası vardı kaldırımda. Sevdim, kâğıtla kendime bir küçük tekne yaptım. Sevdim, tekneme geçmişimden anılarımı kattım. Ve yılmadan, yorulmadan sevdim, teknemi suya bıraktım.