Ana Sayfa Yazarlar 103 + 29 + 37 = 169. Bunlar sayı değil, canlarına kıydıklarımız!

103 + 29 + 37 = 169. Bunlar sayı değil, canlarına kıydıklarımız!

61
PAYLAŞ

Bu haftaki yazımı, kabul edilen 2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Yasası üzerinde durmak, TBMM tarafından “kamu gelirleri” kapsamında ülkede yerleşiklerin omuzlarına yüklenen vergi, harç vb. ile dağıtım konusu kılınan ödeneklerin,2016 yılı kamu ekonomisi açısından önceliklerini irdelemek istiyordum.

Yanı sıra kimilerinin “”ahlaksız-hukuksuz”, kimilerinin “kirli” sıfatlamasına konu kıldığı, Başbakan Davutoğlu’nun ise, “Kayserili Pazarlığı” yapmakla övündüğü “göçmen canı üzerinden” sahnelenen ayıbı, utancı ve insanlıktan uzak antlaşmayı değerlendirecektim.
Bana bu, ardılı olduklarını söyledikleri Özal’ın, Baba Bush ile birlikte Irak’a girme konusundaki “bir koyup, üç almayı” umduğu “at pazarlığını” çağrıştırdı. Ancak, 13 Mart Pazar günü Ankara’nın göbeğinde patlatılan bombanın neden olduğu insan kıyımı, şimdilik 37 yurttaşı yaşamdan kopartırken, yüzü aşkın insanımızın da yaralanmasına neden olması, bilgisayar tuşlarındaki dolaşımımı değiştirtti.
17 Şubat’ta, Devlet Merkezi denilen bölgede canlı bomba eliyle sergilenen vahşet ve Vandallığın üzerinden bir ay bile geçmeksizin, bu kez Ankara’nın merkezinde 37 canın yaşamdan kopartılmasını yaşadık.
10 2015’de Ankara Garı önünde patlatılan ve 103 “barış ve demokrasi gönüllümüzü” aramızdan kopartan canlı bombayı, 17 Şubat 2016’da “Devletin Merkezinde” 29 canımıza mal olan ve şimdi de, şimdilik 37 olarak duyurulan can kırımına neden olan Ankara’nın merkezinde gerçekleştirileni izledi.
Ekim ayından 13 Mart’a kadar, yalnızca Ankara’da gerçekleştirilen ve önlenemeyen ve belki de önlenmek de istenmediği korkunç kuşkusunu yaratan üç saldırıda yaşamdan kopmalarını seyrettiğimiz, kimilerimizin alçakça sevinçlerine neden olan ve kefen sayısı arttıkça, toplumsal korku azdıkça bundan çıkar ve güç umanların avuçlarını ovuşturmalarına neden olan 169 insanımız, kendileri ile birlikte bizlerin de, yaşama sevincimizi, umutlarımızı ve birbirimize olan güvenimizi de birliklerinde toprağa taşıdılar.
Biz, Gazetesi çalışanları üç kurban verdik. Gazetemiz çalışanlarından sevgili Sevim Çınar, üç yakınını bu “insan kırımında yitirdi. 14 Mart günlü gazete manşetlerini taradığımda, en anlamlı ve işe yarayan başlığın, köşesinde yazmaktan kıvanç duyduğum Gazetesi olduğunu gördüm.
Genel Yayın Yönetmenimizin seçtiği başlık “Kim Hesap Verecek, Kim Hesap Soracak” tı. Orhan Uğuroğlu, başlıkta yer verdiği çığlık ile belki de bu insan kırımlarının sürüp gitmesinin nedeni, yani hesap verme sorumluluğundan yoksun iktidar ile bu hesabı sorabilecek idrakten yoksun muhalefet gerçeğini gözlerimizin önüne seriyordu.
Düştüğü yuvaları yakan, onların umutlarını da, yaşama sevinçlerini de mezara gömen bu saldırıların sürüp gitmesinin nedenini, bu başlıktan sonra aramaya gerek yok. Hesap verecek iktidarı ve hesap soracak muhalefeti yaratacak öfke ve direnci elbirliği gerçekleştiremezsek, giderek kan gölünde boğulmamız kaçınılmaz olacaktır.
13 Mart Saldırısı, üç şapkalı Cumhurbaşkanı tarafından “tüm millete, 79 milyona yapılan saldırı” olarak tanımlandı. 17 Şubat saldırısı ise, olay yerinin Devlet Mahallesi olarak adlandırılması nedeni ile “Devlete saldırı” olarak nitelenmişti.10 Ekim saldırısına ad konulmamıştı. Saldırı sonrası bir masa çevresine dizilen üç bakandan birisinin sırıtması tartışma konumuzu oluşturmuştu. Saldırıların yapıldığı yere, yaşamdan kopartılanların siyasal kimliklerine bağlı olarak yapılan farklı adlandırmalar, iktidar ve muhalefet yokluğunu ve sorumsuzluğunu daha da korkunçlaştırmaktadır.
Dikkatinizi çekmiştir. Ben yaşamdan kopartılan canlar için, onların yakınlarına başsağlığı dilemedim. Yine ben teröre de, teröriste de “kahrolsun” falan da demiyor, lanet de okumuyorum. Bunların ne kadar anlamsız ve içinin boş olduğunun ve biz sorumluların sürekli döker gibi yaptıkları “timsahın gözyaşları” olduğunun ayırdında olduğum gibi, günah çıkartmanın un ucuz olmasındandır.
Ben, yaşamdan kopartılan insanlarımızdan, onların yakınlarından bizleri bağışlamalarını ve artık taşımakta zorlandığımız haklarını helal etmemelerini ve bizlerin yakalarından ellerini çekmemelerini istiyorum. Tabutlar başında alınan, canını aldıklarımızdan bir de “helallik” istenmesi uygulamasından da vazgeçilerek, onların çaldığımız yaşamları için af dilenmesini öneriyorum.

Siz ne düşünüyorsunuz? Yorumunuzu bekliyoruz...

Reklam